TDBD 170.SAYI BAŞYAZI
‘Birlikte Hareket Etmenin Yazılı Olmayan Anayasası: Güven’

Değerli Meslektaşlarım,

Milattan önce yaşamış ve William Shakespeare’i de etkilemiş bir yazar olan Publilius Syrus, 'Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez' demişti. Aradan yüzlerce yıl geçse de, güncelliğini koruyan bir söz bu. Bireyler için olduğu kadar kurumlar, ülkeler için de kilit önemdeki güven kavramı, birlikte hareket edebilmenin, birlikte yaşamanın yazılı olmayan anayasası, görünmez çimentosu gibidir.

Gelişmiş toplumların -diğer şeylerin yanı sıra- ayırt edici özelliklerinden biri de bireylerin kurumlara, kurallara duydukları güven ve gösterdikleri saygıdır. Kurumlara ve kurallara güven duyulur, çünkü bunların bugün böyle, yarın başka türlü uygulanmayacağı bilinir; bu kuralların varsıla ya da yoksula, işçiye ya da milletvekiline farklı biçimde işletilmeyeceği bilinir.

Geri kalmış toplumlarda, ülkelerde ise durum çoğunlukla tam tersidir. Görünürde kurumlar ve kurallar olsa da bunların güçlü olanın işine geldiği gibi esnetilebileceği bilinir, güven duyulmaz ve çoğunlukla da istismar edilir.

Birbirimizden genetik olarak farklı olmadığımıza göre toplumsal yaşamlarımızdaki bu derin farklılık nereden kaynaklanıyor? Mesela şu soru anlamlı olabilir: Almanya’da yaşarken örneğin kaldırıma park etmeyi, bir yayaya yol vermemeyi aklından bile geçirmeyecek bir insanımız, Türkiye’de en ufak bir rahatsızlık duymadan bunu neden yapıyor?

Devletten bireye doğru baktığımızda tablo yine benzer özellikler gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde devlet vatandaşına -en azından görünürde- güven duyup, onun beyanını esas kabul eder ve yaptığı işin sorumluluğunu da ona yükler; herhangi bir şekilde güvenin istismar edildiği ortaya çıktığında ise cezalandırır.

Demokrasinin yerleşmediği, bireyin hak ve sorumluluklarının  kurumsallaşmadığı gelişmemiş ülkelerde ise devlet, vatandaşının kendisini aldatmayı deneyeceğini düşünerek işi sıkı tutmaya çalışır ve daha baştan herkese potansiyel sahtekar gibi davranır. Bin tane gereksiz belge ister, iş yapmaktan vazgeçirecek kadar bürokrasi yaratır ama günün sonunda güçlü olan ya da ‘işini bilen’ ‘arkası olan’ bu önlemleri kolayca aşar ve nadiren yakalandığında da ciddiyeti olmayan cezalarla kurtulur.

Yabancısı olmadığımız bu tabloya baktığımızda suçu, ‘sisteme’ atıp, kendimizi aklamamız mümkün mü? ‘Sistem’ değişmeden bir şey değişmez mi gerçekten? Peki o ‘sistem’ nasıl değişecek? Birbirimize güvenmek ve güveni boşa çıkarmamak için bir ‘sistem’ bizi zorlamalı mı? Birey olarak sahip olduğumuz, olmamız  gereken değerlerin bir önemi yok mu?

Dost meclislerinde anlatılan bir mesel vardır. İki  Fransız iki Alman ve iki Türk bir kuyuya düşmüşler.

“Buradan nasıl kurtuluruz” diye tartışırken, Alman arkadaşının sırtına basarak kuyudan çıkar; elini uzatır arkadaşını yukarı çeker. Fransızlar da aynı şekilde kuyudan kurtulur. Ama bizimkiler birbirlerine güvenmedikleri için kuyuda kalırlar. Güven duymak ve ekip olmak başarmanın ön şartı.

Ülkemizin en kılcal damarlarına kadar işleyen; sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik vb. alanları esir alan güven duygusunun yok olması ve samimiyetsizlikle nereye varacağız. Kuraldışı davranışlarla nasıl toplum olacağız? Birbirimizin kuyusunu kazarak nasıl ekip olacağız?

Bu sorular, siyaset kurumlarını da, meslek örgütlerini de, ülkemizin ve mesleğimizin geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Geri dönüşü olmayan bir yola girmemek için, ruhumuza sahip çıkalım! Güven duygusunu mesleğimizde de yaşamımızda da yitirmeyelim...

Celal Korkut Yıldırım
Türk Dişhekimleri Birliği
Genel Başkanı

TDBD 170.Sayı için tıklayınız…