TDBD 162.SAYI BAŞYAZI
LÜTFEN ‘ŞEHİR HASTANELERİ’ ÜZERİNDEN POLİTİKA YAPMAYALIM!

Değerli Meslektaşlarım,

22 Kasım’ı da içine alan hafta “Toplum Ağız Diş Sağlığı Haftası” adı altında Birliğimiz ve Odalarımızca mesleki sorunların dile getirilmesi, toplumun ağız ve diş sağlığı konusunda farkındalığının arttırılması, koruyucu dişhekimliği hizmetleri kavramına dikkat çekilmesi ve ayrıca dişhekimliği hizmetlerine ilişkin kamuoyu oluşturulması anlamında çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu çerçevede yıllardır bu   çalışmalarımızı arttırarak devam ettirirken fark ediyoruz ki ülkemizde ‘sağlıkta dönüşüm’ denen program da yeni yeni argümanlarla bir şeyleri dönüştürüyor ama söylendiği gibi sağlıksızlık durumunu sağlığa mı dönüştürüyor konusunda şüphelerimiz çok kuvvetli.

Son olarak da hayatımıza ‘Şehir Hastaneleri’ terimi girdi. Kamu-özel ortaklığı modeli ile devletin yeniden yapılandırılmasında kullanılan modellerden birini de bu sayede yakından tanıdık.

Genel neo-liberal söyleme göre devlet hantal ve müsrif, ekonomik kaynaklarını verimsiz kullanıyor ve aşırı bürokratikleşme kamu işletmeciliğini beceriksiz kılıyor. İşte bu nedenlerle neoliberalizm verimlilik ve ekonomik dinamizm için özelleştirme ve piyasalaşmayı savunuyor.Dolayısıyla kamu hizmetleri ve işletmeleri de özelleştirilmeli diyor.

Bu söylemlerle donanımlı neo-liberaller son yıllarda kamu-özel ortaklığı adıyla bir piyasa modelini Türkiye’de uygulamaya soktular.Ancak ilginç şeyler oluyor ve bu model neo-liberallerin söylemleriyle uyuşmayan bir şekilde yürüyor, anlayamıyoruz. Mesela ‘Şehir Hastaneleri’ adı altında kocaman yatırımlar özel sektör eliyle inşa ediliyor ama sonrasında devlete kiralanarak devlet hastanesi statüsüyle Sağlık Bakanlığı tarafından işletiliyor.

Burada gariplikler başlıyor. Kamu işletmeciliği verimsizse, bu hastaneler niye yapanlar tarafından değil de kamu-özel ortaklığıyla bu işi ihale eden devlet tarafından işletiyor. Bir terslik yok mu?

Devlet ihaleyi kazanan şirketlere hazine arazisini bedelsiz veriyor. Yatırım çok büyük olduğu için kazanan firma dış kredi kullanmak durumunda kalıyor. Ama yine bir gariplik var. Bir bakıyoruz ki ihaleyi alan firmanın kredisi için Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi garantisi veriyor.Yani firma borcu ödemezse tüm borçları Hazine üstlenecek. Aynı şirkete devlet vergide, SGK priminde çeşitli muafiyet ve teşvikler veriyor.Üstüne ihaleyi alan şirketler hastane binasıyla birlikte yaptıkları otopark, kafeterya, restoran, otel gibi ticari alanları kendileri işletecekler. Hastaneden de zaten kira alacaklar. Bir de % 70 doluluk garantisi veriliyor.

Pekâlâ, şirketin borcuna kefil olan, arsayı veren, hastanenin işletmesini üstlenen, doluluk garantisi veren devlet niye doğrudan inşaatı kendi yapmıyor? Üstelik inşaat maliyetlerinin devlet yüklendiğinde daha düşük bir yatırım maliyeti de çıkaracağı ortadayken. Radyoloji,  biyokimya, mikrobiyoloji gibi laboratuvarların da şirket işletmesinde olacağı söyleniyor. Bu işin devlet için mantığı ne? Bir de tabii şirketler için mantığı ne? Anlayan var mı?

İnsanın aklına neler geliyor neler. Şehir hastaneleri acaba global sermayenin kriz zamanlarında bu durumu aşmak için; “kârları özelleştirmek bunun yanı sıra zararları ve maliyetleri devletleştirmek” tezine uygun bir model olarak birileri tarafından bize dayatılıyor mu yoksa? Bu dayatmayı algılamak, açıklamak için Dünya Bankası’ndan, IMF’den, emperyalizmden, neoliberalizmden, global sermayeden bahsetmek lazım.

Ama bir dakika, meslek örgütleri neoliberalizm, vahşi emperyalizm, sömürgeci sermaye gibi terminoloji kullanmamalı değil mi? Politika yapmamalı.

Aslında TDB olarak işin kaynağına inip sorunu tespit etmek, anlamak ve çözüm önerilerini kamuoyuna sunmak yerine “Acaba şehir hastanelerinde ne kadar dişhekimi istihdam edilecek, var olan hastanelerden tayin mi olacak yoksa yeni atamalar mı yapılacak, bu hizmetler ADSM mantığıyla mı yürüyecek, ne kadar döner sermaye verilecek, sağlık turizmi adı altında yurtdışından gelen insanların ağız diş sağlığı hizmetleri konusu elimizden alınıp buralara mı yönlendirilecek?” sorularını tartışsak yeter.

Yoksa 17 şehir hastanesinin maliyeti 10 milyar dolar civarında görünürken 25 yıl kiralayacak olmamız, bu hastanelere sadece kira bedeli olarak 27 milyar dolar ödeneceği gerçeğinden bize ne? Bunlarla fazla işimiz olmamalı. Ekonomi Bakanlığı mıyız yoksa TDB mi? Politika yapmayalım.

Hatta, şunu da söylemeyelim sakın: Şehir hastanelerini üreten kamu-özel ortaklığında; niçin yatırımı yapan firma işletmecilik yapmıyor, neden işin içinde kamu var? Hani hantaldı, hani kötü işletmeciydi.

Burada kamunun varlığı sadece hizmetin kamu hizmeti statüsünü koruması içindir. Bu da halkın daha iyi kamu hizmeti alması için değil, şirketlere Kamu hizmeti statüsünde olmanın sağladığı avantajlardan yarar sağlanması içindir. Bunları dile getirmek aslında sermaye düşmanlığı da olabilir mi?

TDB olarak bunları kafaya takmamamız gerekir. Şehir hastaneleri ile dişhekimlerini, diğer sağlık emekçilerini, hastaları ve SGK primleriyle gelecek 25 yıl bu yatırımları finanse edecek tüm Türkiye halkını neler bekliyor, TDB’ nin neyine gerek?

Bu tespitleri dillendirdiğimizde politika yapıyoruz diye hükümet bizi politika yaptığımız için eleştiriyor. Sizinle beraber çalışamayız diyorlar ve Sağlık Bakanı göreve başlayalı aylar geçmesine rağmen bir türlü yoğunluğu azalamıyor.

Aman Sağlık Bakanlığı’yla, hükümetle iyi geçinelim, aman eleştirmeyelim. Ülkenin sağlık sistemini sermayeye peşkeş çekiyorlar ama uslu çocuk olursak bizi seveceklermiş.

Dr.Ali Rıza İlker Cebeci
Türk Dişhekimleri Birliği
Genel Başkanı

Kaynak: Şehir Hastaneleri Sempozyumu kitapçığı, ATO ve TMMOB Mimarlar Odası yayını.

TDBD 162.sayı için tıklayınız…